30 Nisan 2012 Pazartesi

The Dreamers

Ne zamandır film yorumlarımı sizlerle paylaşmıyordum. Daha doğrusu, bu aralar pek film izlemiyorum ama Prometheus sayesinde bu boş olan pazartesi günümü evde film keyfi yapmaya ayırdım.


Bir Bernardo Bertolucci filmi olan Dreamers, 1960'ların Fransa'sına götürüyor bizi. Bir anda o dönemin atmosferi içinde buldum kendimi. 

1968 yılında Fransa'nın içinde bulunduğu sıkıntılı dönemde Paris'e gelen Amerikalı Matthew'un sinema tutkusuyla başlıyor film. Fransız sinemasına övgüler, Sinematek'te film izlemeler, etrafında aynı onun gibi film hastası insanlar... Sinematek'in kapatılması, buna isyan eden kalabalık, bu kalabalık içinde Isabelle ve Theo'yla tanışması, ilk gördüğü anda Isabelle'e aşık olması, Fransızların iyi rock müzik yapamaması...




İkiz kardeş olan Isabelle ve Theo, Matthew'u evlerinde yemeğe davet ederler. Aileleri tarafından da çok sevilen bu Amerikalı genç geceyi bu ailenin yanında geçirir ve ertesi gün anne ve babalarının tatil için evden ayrılmalarıyla üç genç aynı evde yaşamaya başlar. Filmin birçok sahnesinin içinde geçtiği bu evi o kadar çok beğendim ki; parmak ucumda sessiz adımlarla evin içinde dolanmak, kocaman kitaplığından bir kitap seçip okumak, duvarlardaki tablolara dokunmak, odalardan banyoyu gözetlemek, salona kurdukları çadırın içine girip uyumak istedim.



Filmin başında konusunun, sinema tutkusu olduğunu düşünsem de film ilerledikçe siyasi ve felsefi konuların ağırlaşmasıyla düşüncem bu yöne kaydı ama ardından aşk, cinsellik, bağlılık konularının ön plana çıkmasıyla acaba Amerikalılar çok mu masum, Fransızlar çok mu rahat diye düşünürken filmin anlatmak istediği şeyin tek bir konu olmadığına karar verirdim. 


İzlediğim anda rahatsız olduğum  sahneler olsa da film ilerledikçe ve son olarak bittiğinde filmin bütününü gerçekten beğendiğimi söyleyebilirim. Çok ince ve dokunaklı bir film bana göre. O dönemin Fransa'sı hakkında hiçbir fikre sahip olmamama rağmen ele alınan konular öyle güzel harmanlanmış ki hepsi birbirini tamamlıyor. 


 İkiz kardeşlerin insana ensest bir ilişki gibi görünen aslında çok daha farklı olan inanılmaz bağlılığı, hiç büyümemeleri, birbirleriyle oynadıkları ceza oyunları, çıplaklığın masumiyeti, film kültürleri, yaşadıkları çevreye duyarsız kalmamaları, saf ve sert olmaları...


Filmin içinde bir dolu küçük ayrıntı var zihnime kazınan, belki de 
filmi izlememe neden olan Isabelle'in yani Eva Green'in Greta Garbo filmlerine öykünmesi ve bunun dışında birçok eski filmden sahneler. Bande à Part'ın müzeyi koşarak geçme rekorunu kırmaları belki de en güzel sahnelerden biriydi.


İçinde birçok duyguyu barındıran film. Yüzümü ekşittiğim sahneler de oldu, gözlerimin dolduğu sahneler de. Film kültürüm çok fazla olmamasına rağmen bana göre sinema geçmişine yolculuk açısından da çok keyifli bir film. Sineme tutkunlarının kaçırmaması lazım.


Filmi izlerken aslında Eva Green'e çok da benzemediğimin farkına vardım birilerini hayal kırıklığına uğrattıysam üzgünüm ama Isabelle'le odalarımızın tonları aynı :)

Filmi izlememe vesile olan Prometheus'a teşekkür ediyor ve filmdeki o güzel şarkılardan birinin eşlik ettiği sahnelerle sizi başbaşa bırakıyorum.
Şimdiden herkese iyi seyirler...


25 Nisan 2012 Çarşamba

Dünya DNA Günü


Bugün Dünya DNA Günü...
Bugünün anısına yaptığım bu resimle canlılığımızı kutluyorum :)

23 Nisan 2012 Pazartesi

23 Nisan

Buugün 23 Nisaaan heep neşeylee doluyoor insaaan...
Evet okurlar günlerin en güzeli, en neşelisi bugün...
Çocukların, çocuk kalanların, sevenlerin, sevilenlerin, herkesin bayramı bugün...
23 Nisan deyince benim ilk aklıma gelen, okuldaki coşkulu tören sonrası babamın aldığı boyalı uçan balonlar...
Ne çok severdim o balonları, sadece 23 Nisan'a özel olduğunu zannederdim.
Evin içinde dolandırır dururdum, gece de odamda durmasını isterdim ama zararlı diye geceyi ayrı geçirirdik 23 Nisan aşkımla...
Sabah uyandığımda biraz şeklinin bozulduğunu, pörsüdüğünü görünce üzülürdüm.
Üzerinden birkaç gün geçtikten sonra iyice sönüp inerdi aşağıya.
Anlayacağınız kısa süreli bir aşktı bizimkisi...
Ama hala unutmam kendilerini anarım her 23 Nisan'da :)
Bir de şimdi bulunmuyor onlardan, çok daha cafcaflıları var ama hiçbiri tutmaz o boyaya batırılmış uçan balonun yerini.
Resmini de bulamadım o balonların, bunlarla idare ediverin sevgili okurlar...
Herkesin 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı kutlayarak Ankaralı takipçilerime küçük bir rica da bulunmak istiyorum. Bu yıl 8. düzenlenen Devlet Tiyatroları, Ankara Küçük Hanımlar Küçük Beyler Uluslararası Çocuk Tiyatroları Festivali'ne bir bilet alıp çocuğunuzla güzel bir gün geçirin. Sadece çocuklar için olduğunu düşünmeyin, dünyanın her yerinden gelen farklı tiyatro topluluklarını izleme fırsatı bulacağınız bu festivale bir büyük olarak kendiniz de katılabilirsiniz. Festival programına da şuradan bakabilirsiniz. 
Hadi ne duruyorsunuz, biletler bitecek, çabuk olun.
:)

21 Nisan 2012 Cumartesi

Bu hafta...

Bu resmi yaptım, içimdeki flamingosever kelebeklere bir selam gönderdim.

Rusya'dan gelen bu sevimli kartpostalı fazlasıyla beğendim.

Bu kitabın içine düştüm, bitecek diye okumaya kıyamaz oldum.

Kendimi kötü hissettiğim anlarda bir kart seçtim.

Devlet Opera ve Balesi'nin Modern Dans Topluluğunun Bir Yaz Gecesi Rüyası adlı temsilini izlemeye gittim. Beğensem de, hayatımda ilk defa modern dans izlediğim için yorum yapamadım.

Okulumdaki resim sergisinde dereceye giren resimlerin düzenlenmesine yardımcı oldum.
Okulum için yaptığım resmin. "Bu tablo 3. sınıf öğrencisi Greta tarafından yapılmış ve bölümümüze hediye edilmiştir"  yazısıyla duvara asıldığını görünce mutlu oldum.
Hayatımda ilk defa origami yaptım, çok da keyif aldım, yakında bu hobiye dadanırsam hiç şaşırmayacağımı düşündüm.
Her zaman önünden geçip girmeye bir türlü cesaret edemediğim sahafa girdim; dedeme ve kardeşime kitaplar aldım.
Waffle canavarına dönüştüm, tadına doyamadım, yedikçe yedim; kilo aldığımı hissettim. Şu an bu yazıyı okuyan güzel Waffle yapan insana selam gönderdim.
Okulda, dondurma eşliğinde bu yılın ilk çimenlere uzanışını yaptım. 
Rüyamda, yağlı boya tüpünün içinden çıkan "ayrılık sana yakışmadı" notuna şaşarak uyandım.
Uslu bir çocuk olmayı denedim, şirinleri göremedim...

17 Nisan 2012 Salı

Havalar ısınır yüzmeye başlanılır...

Size yüzme tutkumdan daha önce bahsetmedim sanırım. Tutkum olmasıyla birlikte en büyük pişmanlığım da yine yüzme konusunda.
Çok küçük yaşta yüzmeye başladım ben, ilkokula başladığım sene. Yüzmeyi biliyordum aslında ama ailem stil öğreneyim güzel bir şekilde yüzebileyim diye göndermişti.
Çok isteksizce gidiyordum, kendimce yüzme biliyordum ya ne işim vardı benim burada. Hiç bir şey bilmiyormuş gibi en baştan başlamak o minicik benin kocaman yüreğine ağır gelmişti.
Ailem her seferinde büyük bir sabırla getiriyordu beni. Annem soyunma odasında mayomu giydirip bonemi takıp tombul su kuşunu havuza yolluyordu, çıkana kadar da bekliyorlardı beni.


Ben ki yüzmeyi çok seven, yazın üç ay boyunca yazlıkta havuzdan çıkmayan, güneşten kirpiklerim bile sapsarı olan, orta kulak iltihabı geçirip iğneleri yeyip hastalığı çekmeye inat havuzdan çıkmayan ben, bu ciddi yüzme işinden hiç hazzetmemiştim.
Birinin denetimi altından yüzmekten, iki kulaç nefes, üç kulaç nefes almaktan, dönüş yapmaktan sıkılmıştım. Tüm bu sıkıntıya rağmen bir süre devam ettim, hafiften ilerledim de olimpik havuza geçtim. Bunun anlamı çok önemliydi benim için, çünkü artık büyüklerle aynı havuzda yüzüyordum. Havuz büyüyünce o iki kulaçta bir, üç kulaçta bir nefes almalar, gelip gitmeler, dönüşler daha da artmıştı ve ben bu sıkıntıya daha fazla katlanamayıp aileme yüzerken kalbim ağrıyor benim yalanını söyleyerek hayatımın en büyük pişmanlığını yaptım.
Hemen yüzmeyi bırakıp doktor doktor gezmeye başladık, küçücük yaşta vücudumda elektrotlar, EKGler, koşu bantları hastanelerde dolanmaya başladık. Hiç bir şey çıkmadı tabii ama ben amacıma ulaşmış yüzmeyi bırakmıştım, benden mutlusu yoktu.

Buna rağmen ben yüzmeye küsmedim. Yazın yine hiç çıkmadım havuzdan tenim kapkara, kirpiklerim sapsarı olana kadar. Yarış yapıyorduk yazlıktaki çocuklarla, erkeklere bile kafa tutuyordum, zorluyordum onları. Hep havuzcuydum ben, denizden nefret ederdim o dönemlerde. Yüzüyordum işte, başımda hoca yoktu, kulaç at nefes  al diyen yoktu, mutluydum işte.

Zaman geçip kendimi bilmeye başladıktan sonra farkettim yaptığım hatayı keşke dedim hep ve bu yalanımı da aileme itiraf ettim.
Şimdi hala özenirim yüzücülere, belki ben de onlardan biri olacaktım diye.


İçimdeki bu pişmanlığı bir nebze olsun geçirmek için bu sefer hobi olarak başladım yüzmeye. Spor merkezlerinde kendi kendime yüzüp kendi kendimle yarış yapıyorum uzun zamandır. Her kulaç atışımda yarışmalarda dopdolu tribünlere yüzüyor gibi hissediyorum kendimi. Turlarım bitince alkışlarla değil ama yanıma gelip çok güzel yüzüyorsunuz diyen insanlarla mutlu oluyorum. Büyük bir övünç ama onu bastıran pişmanlıkla eskiden yüzücüydüm diyorum.
Her yaz gittiğim tatil yerlerinde tanımadığım insanların yüzüşüme iltifat etmeleriyle tamam Ankara'ya döner dönmez bir klübe yazılacağım diyorum ama hep lafta kalıyor...
En son, üniversiteyi kazandığım yıl daha kendi bölümüme gidip bakmadan koşa koşa okulun yüzme takımı var mi diye sormaya gitmiştim. Yokmuş, yine pişmanlığıma üzülmüştüm...


Bu yıl biraz geç kalmakla birlikte bugün tekrar başladım yüzmeye evimin yakınındaki spor merkezinde.
İlk günün hamlığıyla kollarımda ağrı, bünyemde yorgunluk var.
Kıssadan hisse gibi olacak ama buradan tüm bıdıkların annelerine babalarına sesleniyorum. Yüzme kadar güzel bir spor yok hem bedenlerinin gelişimi hem zihinlerinin gelişimi için. Mutlaka yüzmeye gönderin çocuklarınızı, sıkıya gelemedikleri anlarda da beni anlatın onlara :) Bakmayın, benim canım annem babam prenseslerine kıyamadılar yoksa bırakmazlardı bu işin peşini. Kız bıdıkların anne babalarına ayrıca  tavsiyem, yüzmeyi hallettikten sonra su balesine yönlendirin onları, bu da içimde ukdedir hep öyle özenirim ki su perilerine, kızlar için biçilmiş kaftan bence bu spor.


Şu an hala aklımda havuzun klor kokusu, kırmızı palyaçolu mayom, pembe simli bonem, nefes tutma yarışını kazanan benden küçük kız, soyunma odasının duvarlarındaki yazılardan ilk öğrendiğim ayıp sözler ve eve dönüş yolunda radyoda çalan şarkı, Hakan Peker'den Karam...

15 Nisan 2012 Pazar

Soğuk Bir Berlin Gecesi

Dün gece uzun zamandır izlediğim en güzel oyunla keyifli günümü sonlandırdım. 2010 yılındaki prömiyerinden itibaren hep geri plana attığım bir oyundu Soğuk Bir Berlin Gecesi. İlk başta, konusunu bilmeden adı nedeniyle uzak durmuştum, bir savaş hikayesini anlattığını düşünmüştüm. 2. Sadri Alışık Ödülleri'nde Fulya Koçak'ın  bu oyundaki rolüyle Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu seçilmesi üzerine oyunu merak edip izlemeye karar verdim ve itiraf etmeliyim oyunun ilk dakikalarından itibaren niye bu kadar geç kalmışım bu oyunu izlemek için dedim kendi kendime.


Solona girer girmez şu görmüş olduğunuz bana göre oldukça başarılı sahneyle büyülendim. Yerimizi bulup oturduğumuzda yanımdaki bayanın yanıma güzel bir kız oturdu demesiyle keyiflenerek oyun başlamadan önce birazcık dekoru seyrettim. Duvarlar siyah beyaz fotoğraflarla doluydu, oyun başlayınca anladık ki, burası bir fotoğrafçının hem ev hem atölye olarak kullandığı küçük çatı katı. Fotoğrafların dışında; spot ışıkları, kafesler, mankenler ve Sigi. Sigi, oyuncak bir tavşan ve oyun içinde o kadar çok rolü var ki bu küçük detayın oyuna dahile dilerek devleşmesi benim çok hoşuma gitti. 
Oyunu fazlasıyla beğenmemin birçok nedeni var. Son zamanlarda, güzel dediğim oyunlarda genellikle oyuncuların başarılı olmasını oyunun tümüne atfediyordum ama bu oyun, hem konusuyla hem de oyuncularıyla dört dörtlük.


Tarık, Almanya'da fotoğrafçılık okumuş ve Berlin'de fotoğrafçılık yapmaya devam eden bir Türk. Alman sevgilisi Katrin ile birlikte bu çatı katında yaşamaktadırlar. Oyun bu çiftin aşkından yola çıkıp, başka bir ülkede yabancı olmaya, yabancılaşmaya, güven duygusunu yitiren bir adamın kıskançlığının nelere yol açacağına değinerek giderek pis kokmaya başlayan bir aşkla son buluyor.


Konu olarak hep ülkemize gelen yabancı gelinler işlendi ya da Almanya'da yaşayan ama ne Almanlaşabilen ne de Türk kalabilen insanların öyküleri ama burada onlardan farklı olarak Almanlara ayak uydurabilmiş bir Türk'ün içindeki yalnızlık dile getiriliyor. Tek bu konuya da bağlı kalınmıyor oyunda, sanırım bu özelliğiyle de çok beğenmeme neden oldu. Almanların Türklere bakışı, yabancı bir ülkede Türk'ün yalnızlığı, soğuk Berlin'den denizli, güneşli ülkeye özlem, kültür farklılıkları, yabancılaşma, aşk, kıskançlık, bağlılık...


Anlattıkça anlatasım geliyor aslında oyunu ama sürprizini kaçırmak istemiyorum. Katrin'i canlandıran Fulya Koçak'ın ikinci perdedeki oyunculuğunu takdir ettim, geçen yıl aldığı ödülün dışında bir de 2010-2011 Sanat Kurumu En İyi Kadın Oyuncu ödülüne layık görülmüş ve iki ödülü de fazlasıyla haketmiş bence. Tarık karakterini çok sevdiğim oyuncu Olcay Kavuzlu canlandırıyor, yer yer güldüren yer yer insanı hüzünlendiren birçok sahneyi üstün performansla sürdürüyor. Aynı şekilde bu rolüyle 2010-2011 Sanat Kurumu En İyi Erkek Oyuncu ödülünün de sahibi aynı zamanda. Öyle bir oyun ki, hem kadın hem erkek oyuncu bu ödülü birlikte almış. Bu ikilinin birbirleriyle olan uyumları gerçekten harika.
Ayrıca, Katrin'in annesi, abisi, komşuları ve eski hocası hepsi birbirinden başarılı. Beni rahatsız eden hiçbir oyunculuk yok bu oyunda.



O kadar çok beğendim ki oyunu hiç bitmesini istemedim, soğuk bir Berlin gecesi içimi ısıttı. Sadece diyaloglarda bazı takıldığım cümleler oldu ama onları bile görmezden geldim. Sezon bitmeden bir kez daha izlenmesi gereken oyunlar listeme eklendi izlediğim andan itibaren. Başta oyunun yazarı ve yönetmeni Barış Eren olmak üzere tüm ekibi tebrik ediyorum. Umarım uzun sezonlar oynar ve ilk günkü kadar taze olan heyecanlarla izleriz bizde onları.
Size de tavsiyem sezon bitmeden bir bilet alıp izleyin bu güzel oyunu.
Şimdiden herkese iyi seyirler.


14 Nisan 2012 Cumartesi

Hayat ne güzelsin sen

Herkese günaydıııın! Hafta sonu sabahından seslenmek pek adetim olmasa da bugünlük kelimelerimi duyurmak istedim. 
O kadar yoğunum ki sevgili okur, arada hayat yorgunuyum diye dalga geçiyorum kendimle.
Bu ara makalelerle haşır neşirim, araştırmam gereken bir makale var sürekli makale okuyorum. Makalelerle yatıp makalelerle kalkıyorum yani. İşte bundan mütevellit, bu sabah kahvaltımı yapar yapmaz oturdum bilgisayarımın başına makale araştırmaya ama Google'ın beni Robert Doisneau fotoğraflarıyla karşılamasıyla her şeyi unutup çıktım fotoğraflarla yolculuğa. 1994 yılında hayata gözlerini yuman ünlü fotoğrafçının bugün doğum günüymüş, onun anısına Google böyle bir güzellik yapmış. Çoğumuz tanıyordur zaten onu tanımayanlarda en azından fotoğraflarını biliyordur ama sahibini bilmiyordur. 1950'lerin o güzel temalı fotoğraflarına bayılırım ben. Bugün, tekrar onlarla karşılamak mutlu etti beni.
Robert Doisneau'yu şöhrete taşıyan bu ünlü resmi herkes hatırlamıştır şimdi.








İşte böyle okurlar, hepsi birbirinden güzel duygular içeriyor bu fotoğrafların. Bu vesileyle ben de iyi ki doğmuş diyorum başarılı sanatçıya.
Neyse efendim, gün uzun ama bugün benim yapacağım şeyler günden daha da uzun. Şu makale işini halledip sokaklara atacağım kendimi. Önce çok sevdiğim macaron ve latte ikilisiyle buluşacağım ardından alışveriş yapacağım sonra hoş bir yemekle yorgunluğumu atıp akşam tiyatroya gidip güzel bir oyunla bugünümü sonlandıracağım. 
Siz de bu güzel hafta sonunda atın kendinizi sokaklara, sevdiklerinizle Robert Doisneau'nun fotoğraflarındaki kadar güzel anlar yaşayın.
Şimdi uzanıp hepinizi öpüyorum güzel insanlar...

13 Nisan 2012 Cuma

Şahane Misafir

Dün akşam büyük bir merakla gittim Şahane Misafir'i izlemeye. İlk dikkatimi çeken salonun boşluğuydu, koca salonda bir avuç meraklı seyirciydik.
İtiraf edeyim, ben de Cem Yılmaz filmi olduğunu düşünmüştüm ama bu konuda benim hatam yok çünkü her yerde reklamları böyle yapıldı hatta izlediğim sinema salonunun kapısında sadece Cem Yılmaz'ın resminin olduğu  bir afiş vardı. Hemen belirteyim, Cem Yılmaz konuk oyuncu olarak şereflendiriyor filmi. Ferzan Özpetek'in böyle bir şeye ihtiyacı olmamasına rağmen Cem Yılmaz'ın adını çok ön plana çıkararak seyirci çekmeye çalışmalarına bir anlam verebilmiş değilim.
Türkçe dublajlı izlememden mi olsa gerek bilmiyorum ama ilk andan itibaren bir türlü ısınamadım filme, dublajları hiç başarılı bulmadım. Şahane Misafir bir İtalyan filmi, orijinal dili İtalyanca olduğu için Cem Yılmaz'a dahi Türkçe dublaj yapılmış, o bile çok eğreti duruyor.
"Sicilyalı Pietro'nun tek hayali ünlü bir aktör olmaktır. 28 yaşındaki Pietro oyunculuğu kafasına o kadar çok takmıştır ki amacına ulaşmak için bin türlü çılgın yolu denemekte sakınca görmez. Roma'ya gelir ve önce bir pastanede çalışmaya başlar, aynı zamanda da aktörlüğe giden yolları aşındırır." diye anlatılıyor filmin özetinde ama asıl konu gibi gösterilen bu oyunculuk ideallerine dair filmde hiçbir sahne yok, tek tük havada kalan şeyler hepsi. 
Film başladığı andan itibaren, Pietro'nun yeni taşındığı evinde esrarengiz konuklar ortaya çıkana kadar filmin moduna giremedim ama sonra gerilimle birlikte keyifli sahnelerin tadını çıkardım.
Yıllar öncesinin bir tiyatro topluluğu olan bu güzel insanlar Pietro'ya oyunculuk konusunda yardımcı olmaya çalışırlar. Pietro da, kendilerini hala yıllar öncesinde yaşadığını zanneden  bu insanların kim olduğu,  neden yıllardır bu evde hapis kaldıklarını, olayların arkasındaki esrarengizi çözmeye çalışır.
Özellikle bu oyuncu topluluğuyla olan sahneler çok güzeldi ama diğer taraftan popüler bir film havasındaki sahnelerle arasındaki tezatlık hoşuma gitmedi benim. Mesela Pietro, yıllar öncesine gitseydi film tamamen o dönemde geçseydi, tüm sahneler bu kadar güzel olsaydı sanırım daha çok keyif alırdım.
İkinci yarı çok daha keyifli geçti. Filmin en çok beğendiğim kısmı sevgili Sezen Aksu'nun da katkısının olduğu harika müzikler, gerçekten çok güzeldi.
Bir de, "sinemaya Greta geldi" diyerek sevgili Greta Garbo'ya gönderme yapıyorlar ki gönlümü fazlasıyla fethettiler :)
Bana göre film, çok acı bir hikayeyi anlatıyor ne Pietro'nun oyunculuk tutkusu ne de başka bir şey. Yılların oyuncularının tiyatro uğruna çektiği dayanılmaz acılar.
İkinci yarıdaki güzel sahnelerle film hakkındaki düşüncelerim biraz daha yumuşadıysa da çok beğendiğim bir film olmadı, sadece müzikler beni çok fazla büyüledi ve izlemeyi düşünenlere tavsiyem kesinlikle filmi İtalyanca izleyin eminim çok daha keyifli olacaktır.
Şimdi filmden çok daha güzel olan fragmanla sizi başbaşa bırakıyorum, iyi seyirler sevgili sinema severler :)


11 Nisan 2012 Çarşamba

10 Nisan 2012 Salı

Hayat

Dün sabah uyandım, mutlu mutlu kahvaltımı yaptım. Ardından, o çok sevdiğim macaronlarla yanında lattemi yudumlamak için evden çıkmadan önce hazırlanırken televizyonumu açtım. Kulağım televizyonda, gözüm  kıyafetlerimde, siyah külotlu çorabımın üstüne minicik elbisemi giyerken magazin programındaki o son dakika haberini duydum; Meral Okay hayatını kaybetti. İnanamadım önce, yanlış duydum sandım, hasta olduğunu biliyordum ama inanmak istemedim. Oturduğum yerde öylece kaldım, o üzüldüğüm anlarda boğazımda düğümlenen yumruyu hissettim, yavaş yavaş gözlerim doldu, sonra ağladım. Paylaşmak istedim bu acıyı biriyle, hemen telefona sarılıp annemi aradım, duydun mu çok üzüldüm dedim. Annem de duymuştu, o da çok üzülmüştü...
İkinci Bahar'ın Kasap Melahat'ı, Yeditepe İstanbul'un Havva Ana'sı... En çok bu rolleriyle sevmiştim onu, öyle içime işleyip yüreğime dokumuştu ki.
Şu güzel fotoğraf şimdi her yerde, yıllar önce kaybettiği eşine yazdığı mektup herkesin dilinde.
Nur içinde yat sen güzel insan....

Kimsenin doğmadığı, kimsenin ölmediği, kimsenin sevdiğinden ayrılmadığı, hiç kimsenin ağlamadığı bir gün var mıdır? Elbette yok, her şeye rağmen hayata devam ediyoruz.
Ben de hayatıma devam edip Engin Günaydın ile Söyleşi'ye katıldım dün akşam. Güldüm eğlendim ama kendisine her Meral Okay ile ilgili soru yönelttiklerinde tekrar hüzünlendim. 
Hiçbir şeyi unutmuyoruz aslında sadece unutmuş gibi yapıyoruz. Hep aklımızda hayatımızın o en can alıcı anları, hep bir yerlerde bizimle, küçücük bir hatırlatıcı an yetiyor tekrar ortaya çıkmasına. 
Hepimiz birer iyi oyuncuyuz aslında hayat denen o dev kadrolu oyunda...

7 Nisan 2012 Cumartesi

Aşka Gittim Dönmeyeceğim


Adı ve şu nostaljik kapak resmi öyle dikkatimi çekti ki görür görmez aldım bu kitabı. Aynı zamanda bir çırpıda okuyarak da nisan ayının ilk kitabı olarak ekledim listeme.
Tesadüfen bu ara hep aynı tarz kitaplar okuyorum. Yine bir adamın ayrıldığı sevgilisine duyduğu aşka ortak oldum cümle toplulukları içinde.
Kitabı okumadan önce, bir kadın toplamış bavulunu aşka yol almış diye düşünmüştüm ama hikaye erkek karakter üzerinden gidiyor. Sevgilisiyle tanıştığı andan başlayıp ilişkilerini anlatırken bir anda onun yokluğuna sesleniyor ardından da yokluğunun üzerinden zaman geçişine ve  kitabın genelini  Evvel / An / Ahir olarak isimlendiriyor yazar. Yani giden sevgilinin ardından aşkla kalan adamın hikayesini anlatıyor, aşka gidip dönmeyecek olan kadın değil adam.


Adem Özbay, daha önce adını hiç duymadığım bir yazardı, ilk defa okudum. Dilini sevdim, samimi bir anlatımı var. Beğenilerimin yanında eleştirilerim de var kitapla ilgili. Öncelikle çok fazla yazım hatası var, okurken çok rahatsız etti bu durum beni. Bu yazarla ilgili bir sorun mu bilmiyorum ama en yakın zamanda kendisine mail atıp bu şikayetimi dile getireceğim. Diğer bir şey de, sanki buradaki hikayeyi okurken şimdiye kadar okuduğum birçok aşk romanından tanıdık şeylere rastladım. Bana mı öyle geldi bilmiyorum ama şu kitapta da aynı şekilde tanımlanmıştı bu düşünce gibi şeyler söyledim kendi kendime. Bunların dışında iki sevgilinin birbirlerine yazdıkları postitler çok yaratıcı geldi bana, okurken hem eğlendim hem hüzünlendim. Bir de kitabın arka kapağındaki resimler; bunlar da ilk anda çok dikkatimi çekmişti bir anlam verememiştim önce ama kitabı okudukça anladım ki, kitapta sözü geçen ünlü insanların, kitapların, şarkıların, filmlerin, olguların hatta salyangozun bile resmine yer verilmiş arka kapakta. Bu da çok hoşuma gitti.


Hikaye tek taraflı anlatıldığı için fazlasıyla yanlıca, elinizde olmadan adama üzülüp ona hak veriyorsunuz ama havada kalan çok şey var. Mesela, ayrılık nedeninden bahsedilmiyor kitapta. Bunları düşünürken son sayfada şöyle bir şeyle karşılaşıyorsunuz:


Evet, tam tarihini bilmiyorum ama bu ay içinde kitabın devamı niteliğinde ikincisi çıkacakmış ve bu sefer kadın karakterin tarafından dinleyecekmişiz hikayeyi. Kimin haklı olduğuna karar verebilmek için bu kitabı da okuyacağım ama kitabın üçüncüsünün seneye bu zaman çıkacağının şimdiden haberinin verilmesi benim pek hoşuma gitmedi. Bana fazlasıyla ısmarlama geldi bu durum ama zaten yazılmış olan bir hikayeyse ve bu da bir pazarlama taktiğiyse bilemem.
Eleştirilerimle birlikte paylaştım kitabı. Her şey bir tarafa ben keyifle kısa sürede okudum. Aşkı hissetmek isteyenlere de samimiyetle öneririm.
Keyifli okumalar 
:)

6 Nisan 2012 Cuma

Dali


23 Mart tarihinden itibaren Dali, CerModern'de Ankaralılarla buluşmaya başladı. Her yerde yazıldı çizildi, hatta çoğu Ankaralı bloggerlar da gidip gezdi. Ben de yoğunluktan anca fırsat bulup bugün gidip seyrettim Dali'nin resimlerini.

Sürrealist bir ressam Dali, onun resimlerine bakıp çok güzel, çok hoş gibi sıfatları kullanamıyor insan. Acaba ne anlatmak istiyor diye düşündürerek, beynimizde yaptığı çağrışımlara hayret ederek, içtenlikle çok başarılı dedirttiriyor insana.
Sergi; İlahi Komedya, Sürrealizm İzleri ve Gala ile Akşam Yemeğiolmak üzere üç bölümden oluşuyor.
İlahi Komedya'da Dante'nin 700. doğum günü anısına yapılan resimler bulunuyor. Dante'nin cehennem, araf ve cennette yaptığı yolculuklar anlatılıyor. 
Sürrealizm İzleri'nde yer alan eserler, düşsel atmosfere dayalı. Kelebekler, saatler ön planda. Benim en çok ilgimi çeken buradaki eserler oldu.
Gala ile Akşam Yemeği'nde ise, çocukluğundan beri aşçı olmak isteyen Dali'nin restoranların menülerinden ve aşçıların tariflerinden oluşturduğu sürrealist gastroestetik resimler bulunuyor. Ayrıca bu resimlerde Dali, açlıktan ölmek üzere olan sanatçıya da vurgu yapıyor. 
    










20 Mayıs tarihine kadar siz de gidip bir göz atabilirsiniz Dali'nin bu ünlü eserlerine. 
Hoş bir hafta sonu etkinliği olabilir :)
Şimdiden herkese iyi gezmeler...

5 Nisan 2012 Perşembe

Ironweed

Bir de film paylaşmak istiyorum bu akşam sizlerle. Meryl Streep Kuşağı'nda tesadüfen denk gelip izledim Türkçe'ye Sonsuz Matem adıyla çevrilen bu filmi. Film, 1987 yılında Hecto Babenco yönetmenliğinde çekilmiş yani baya eski bir film. Zaten ilk anda o atmosfer çekti beni kendine, bir de olayların 30lu yıllarda geçmesi daha da iştahımı kabarttı. 
Aslında bir roman uyarlaması, William Kennedy tarafından 1984 yılında yazılmış hatta geçen yüzyılın en iyi 100 romanı arasında gösterilmiş. 
O yıllarda New York'ta baş gösteren büyük finansal kriz döneminde Francis yani Jack Nickholson, evini, karısını, çocuklarını, torununu, hayatını ve tüm geçmişini geride bırakarak sokaklarda yaşamaya başlar. Şizofrenik ve alkolik bir adamdır Francis, tek amacı gününü kurtarmak, karnını doyurup yatacak bir yer bulmaktır.
Sokaklarda, onun gibi evsiz eski bir şarkıcı olan Helen'le yani Meryl Streep'le tanışır. Onun da Francis'ten bir farkı yoktur; karnını doyurmak, yatacak bir yer bulmak ve içkiye olan düşkünlüğüyle sokakta birlikte yeni bir hayata başlarlar.
Jack Nickholson üzerinden giden hikayede Meryl Streep'in oyunculuğuna bir kez daha hayran kaldım ve tabii ki Jack Nickholson da  en az onun kadar başarılı. Ayrıca bu iki usta isme bir de Tom Waits eşlik ediyor değinmeden geçemeyeceğim.
Evsizleri, işsizleri, alkol bağımlılarını ve  sokak hayatının tüm o dramatik öyküsünü güçlü bir şekilde izleyiciye yansıtıyor film. Belki de Amerika'nın asıl yüzünü gözler önüne seriyor. 
Umutsuzluk içinde yaşam mücadelesine giren bu insanların şu anki hayatı, geçmişteki hayatlarını irdelemeleri bizi de kendi içimizde bir yolculuğa çıkarıyor.
Gerçekten etkileyici bir film.
İzlemek isteyenlere şimdiden iyi seyirler diliyorum.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...